06.11.2017 / 10:45

Abdullah AYAN

Tuz deposundan Taş Bina’ya -38- (1942 şoku, Yakup Bey bahçesi)

Ve aynı öyküde Halil, devam edecektir o zor yıllarda azınlık sayılmanın hangi bedelleri ödettiğini anlatmaya:
“O günlerin olayları beni Asurî gerçeğine inandırdı. Anlaşılan devlet kasalarının boş olmasının nedeni hep Nasranîlerdi. Faturayı onlar ödeyecekti. O yıl Asurî olmak akıl kârı değildi.
 
Bu olaylar yüzünden “görünmez çocuk” olmak istedim. İstediğim gibi büyümek iyi olurdu. Bazı günler büyümeye gerek yok der, okula gitmezdim.
İstediğim zaman Asurî olur, Aramca* konuşurdum. Günlerimden güneşli dertsiz olanını çocuk olarak yaşamak güzel olacaktı. Görünen görünmeyen iki çocuk olmak eğlenceli olmalıydı.
 
Babama “Görünmez çocuk olabilir miyim?” diye sordum.  Babam “biliyorum, istersen becerirsin” dedi. “ama unutma ki Asurîsin. Her Asurî gibi ölçülü yaşamanı istiyorum. Gelecek hafta Papaz Efendi geliyor. Ona sormanı isterim. O zamana kadar başka türlü görünmez ol. Göze batma. Herkesten bilgili ol. Ama bilginle öğünme.”
***
İki hafta sonra Papaz Efendi ziyaretimize geldi. İşler kötüydü. Nasranîlerin başının üstünde Varlık Vergisi adında kara bulutların olduğunu söyledi.
Papaz Efendi “Korkmayın” dedi, “eminim ki bu badireyi de atlatacağız.”
(…) “**
 
1942 kışını ve o yıl Mersin narenciyesini vuran dondurucu soğukları yaşayan, öyküleştiren sadece Halil değildir. Onunla neredeyse yaşıt (1932 doğumlu) Mersin’ in yetiştirdiği değerli bilim insanı Prof. Uğur Ersoy da anılarını kaleme aldığı “Bir Zamanlar Mersin’ de” adlı kitabında o dondurucu kışı ve babası Yakup Ersoy’ un alın teri, göz nuruyla diktiği portakal bahçesinin bir gecede yanışını anlatır: 
 
 “Babam, bahçedeki tüm ağaçları çekirdekten yetiştirmiş olduğundan, onlara çocukları gibi düşkündü. 1942 yılında görülmemiş bir kış olmuştu, hani şu Alman ordularını Rus steplerinde perişan eden o ünlü kış. Mersin’ de hava o kadar soğumuştu ki, okulları bir hafta tatil etmişlerdi. Yanılmıyorsam ısı sıfırın altında sekize düşmüş ve soğuk hava on gün Mersin’ de çöreklenip kalmıştı. Okulun tatil edildiği ilk gün ben de babamla bahçeye gitmiştim. Akşama doğru hava o kadar soğudu ki, yukarıdaki camlı odaya çıktık. Hiç unutmam, babam pencereye burnunu dayamış ağaçlara bakıyordu. Tam o sırada esmeye başlayan acı rüzgarın etkisiyle portakal ağaçlarının filizleri kavrulup donmaya başladı. Babam bu sahneyi yarım saat kadar seyrettikten sonra oradaki sandalyeye çöktü. Gözünden yaşlar akıyordu. Evladını kaybeden bir babadan farksızdı. Ben onu bu durumda görünce çok üzülmüştüm.
 
O kış tüm portakal ağaçları yaprak döktü. Bu görülmüş bir olay değildi. Mersin’ de herkes portakal ağaçlarının kuruduğundan emindi. İlk şoku atlatan babam, hava biraz düzelince ağaçları budatmaya, gübrelemeye başladı. Arkadaşları babamın bu gayretinin hiçbir işe yaramayacağı kanısındaydılar.
 
“Yakup, vazgeç artık, yenilgiyi kabul et. Allahın takdiri böyleymiş. İnat edersen, hem emeklerin, hem paran boşa gidecek. Sinirlerinin de yıpranması cabası,” diyorlardı.
Babam vazgeçmedi. Hiç unutmam, Mart sonu beni bahçeye götürdü. Faytonda çok heyecanlıydı ve bana durmadan çok sevineceğim bir şey göstereceğini tekrarlıyordu. Bahçeye geldiğimizde merakımdan yerimde duramıyordum. Babam, kurumuş sanılan portakal ağaçlarının dallarında belirmeye başlayan küçücük filizleri gösterirken sevinç ve gurur gözyaşları döküyordu. Bu duygusal an sona erdikten sonra bana dönerek;
 
“Bak oğlum, gördüğün gibi öldüğü iddia edilen ağaçlar filiz veriyor. Bunlar benim evlatlarım. On küsur yıl önce dişimle tırnağımla uğraşarak yetiştirdim onları. Aç kaldığımız günler oldu, yılmadık. Annenin o dönemde gösterdiği özveriyi asla unutamam.
(…)
Bahçe güzelliğinin ve bize verdiği mutluluğun yanı sıra geçimimizi, rahat yaşayıp, iyi okullarda okumamızı da sağlıyordu. Geçen zaman içinde her şey değişti. Şimdi bahçemizin yerinde çirkin binalar*** yükseliyor. Kalan tek anı, üç tane upuzun palmiye. Yakup Bey’ in sanırım kemikleri sızlıyordur.
(…)”****
 
 
*Aramca, Aramice olarak ta bilinen kadim Sami dilidir. Bugünkü Suriye olarak anılan topraklarda milattan önce 2 binli yıllarda konuşulan dünyanın bilinen en eski dili olarak kabul edilen dildir.Arapça ve İbranice bu günümüzde ‘ölü’ olarak nitelendirilen dilden türemiştir.
 
** İlyas Halil Plaza Dona Elvira kitabı (2009) Asurî Yohanna öyküsünden
 
*** 1931’de Yakup Bey (Ersoy) tarafından çeşitli narenciye ağaçlarının ekilmesiyle kurulan bahçe, dönemin kent merkezinden 2 km kuzeyde, günümüz Osmaniye Mahallesi olarak anılan yerdedir. Bir dönem Mersin’e gelen her önemli isim bu bahçede konuk edilmiştir. Uğur Ersoy anılarında ilk aklına gelen isimleri; Atatürk, İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Mareşal Feyzi Çakmak, Hasan âli Yücel, Kâzım Özalp, Recep Peker, Celal Bayar olarak sıralar. Mustafa Kemal bahçeyi iki kez ziyaret etmiştir. Ziyaretlerden ilkinde havuzun yanındaki ağaçtan kopardığı ve “beyler hayatımda ilk defa bir ağaçtan kendi elimle portakal koparıyorum” dediği ve o anı ölümsüzleştiren fotoğrafın arşivlerde yer aldığı bilinmektedir. Sadece ileri gelen devlet ricali değil, dönemin ünlü sanatçıları da Yakup Bey bahçesini ziyaret etmiştir. Uğur Ersoy o isimleri de ‘Soprano Ayhan Aydan, Münir Nurettin, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Mahmut Karındaş, Hazım, Naşit, Memduh Şevket Esendal, Behçet Kemal Çağlar’ olarak anar. Gerçekten de bahçeyi ziyaret eden Behçet Kemal Çağlar yaptığı radyo programında “Yakup Ersoy’ un bahçe evinden baktığınızda, yeşilin maviye koştuğunu ve ufukta yeşil ve mavinin kucaklaştığını görürsünüz” diye anlatır.

****Uğur Ersoy Bir zamanlar Mersin’ de kitabı Evrim yayınları 1997 (Yakup Bey öyküsü) 

 
YORUMLAR

Yazarın Diğer Yazıları

>>  Tuz deposundan Taş Bina' ya... -41- (Akkahve işletmecisi Hasan' ın öyküsü) - 20.11.2017
>> Seçimlere doğru umumi manzara... - 16.11.2017
>> Tuz deposundan Taş Bina'ya -40- (Tek tipleştirmeye karşı çok renkliliğin hikâyesi) - 15.11.2017
>>  Tuz deposundan Taş Bina’ ya -37- (1942 kışı, çöken kent ekonomisi) - 02.11.2017
>> Tuz deposundan Taş Bina' ya -35- ( enflasyonla tanışma, karaborsa günleri) - 26.10.2017
A24 Yazarları
Abdullah AYAN Ahmed KAYMAK Doç. Dr. B. Nazan WALPOTH Av. Hasan DOĞAN
Tuz deposundan Taş Bina' ya... -41- (Akkahve işletmecisi Hasan' ın öyküsü)
Tüm Yazarlar