14.09.2017 / 11:34

Abdullah AYAN

Tuz deposundan Taş Bina' ya -25- (Kendi gurbet elde, gönlü sılada)

Geçen yıllarla depreşen sıla hasreti, 'Mersin sevdasına dönüşmekle kalmaz, kor olup tutuşturur İlyas Halil' in yüreğini.
Kâh "Leyla' yı arayan adam" da olduğu gibi çocukluk sinemalarını anlatır , kâh "Renkli kurdeleler"  öyküsünde Gülseren' i aramaya çıkar, kaybolup giden hayallerinde bıraktığı Mersin'i...
 
Ve yıllarca süren suskunluğun ardından birbiri ardına sökün eder öykü kitapları. Çocukluktan ilk gençliğe, okul yıllarından Akkahve günlerine, sonrasında yaşadığı 'gönüllü sürgün' dönemine kadar tüm öykülerine, güneşi ve kokusuyla Mersin siner.
 
Leyla'lar, Neriman' ların yerini besteci Stavro' nun 40 yıl sonra aramaya çıktığı güzel Aysil alır bir başka öyküde:
 
"Yitirdiğim 40 yılı üç beş güne sığdırmak istiyorum. Köprülerin altından o kadar çok su akıp gitmiş ki... Dışarı çıktım. Hangi sokakta olduğumu toprağın kokusundan bulmaya çalıştım. Belediye süpürgecileri kızların yağmur üstü kokusunu alıp götürmüş. Ninelerin kimisi balkonda çorap örüyor, kimisi soğan soyuyordu mutfakta. Çok eskiden, kumru guguklarından, Japon güllerinden, kimin evi olduğunu gözüm kapalı bilirdim. Suna fulya kokar, Neriman kekik otu... Anası her güz turşusunu basardı...
"Denizin mırıltısını, yosun kokusunu izleyerek eski fener' den çarşıya doğru yürüdüm. Eski Konya Pazarı ile Kayseri Bakkaliyesi benimle yürüdü. Gümrük Meydanı' na gelince durduk. Dükkanlar eski yerini aldı. Konya Pazarı şaşırdı yerini. İskelenin ortasında bir ak boşluk... Simitçiye kızdım 'Hani' dedim, 'İskelenin martıları, bu ak boşlukta olmaları gerekirdi.' 'Martıların kırk yıl yaşadığını sanmıyorum' dedi simitçi."
...
 
Mersin, bizim için çay bahçesinde asma altı gölgeli masaydı. Liseli kızların geçmesini bekler, dünya dertlerinden uzak yeni demlenmiş gençliğimizi ağır ağır yudumlardık.
(...)
 
"Ben delikanlı... Mersin genç bir kadındı. Yaz yürümüştü dallarımıza... Bahçe ve ben aynı yaştaydık. Bahara yakalanmış iki hastaydık. Ateşimiz yüksek... Yüzümüz çiçek doluydu... Gece uyuyakalmış, renkler erken uyanmıştı o sabah. Sürünecek yapışacak çiçeklerini arıyorlardı. Doğa düzene giriyordu.
(...)
 
"Peki" dedim. "Neden döndün Mersin' e?"
 
"Yaseminlerin akşamüstü kokuları eksik kalmıştı sonatımda..." *
 
Bir başka öyküde her renge kucak açmış Mersin' in dışlanmış Romanlarına ve Romanların dramına getirecektir sözü:
 
"Kilisenin güvercinlerini ürkütüp uçuran sabah çanlarıyla uyanır, güllere rüzgârda yapraklarını nasıl sallayacağını öğretirdim. Bugenvilyelere arılar konunca nasıl kokacağını anlatırdım. Dişiydim ben... Delikanlılara kekik koklamasını öğrettim. Kekik koktuğum günler... Sonra kargalar üşüştü köyümüze. Damı gülden duvarları yaseminden evlerimizi yıktılar. Güneşi kuma gömdüler, yüzüm hep gölge... 'Sen çingenesin' dediler..."
 
***
Çingene kadının sesi kulağımda çınlıyor. Gerçekten o kız olabilir miydi?.. Çocukluk yıllarımdı... Kuşların henüz uçmayı beceremediği yıllar... Akdenizin bir köyünde, domates kızıl bir güneş doğmuştu o sabah. Ağustosböcekleri canhıraş oturuyordu. Vali konağının yanındaki arsadan bağırtılar duyuldu.
Zabıta memurları ateşe sürdükleri maşayla birini dağlıyordu. Sesler Çingenelerin oturduğu çardaklardan geliyordu. (...)
(...)
 
***
"Bendim" dedi. "O gün son olarak mavi gözlü ece, sarı saçlıydım. Son kez kemanı çalınca çöllerin kumu bitki vermiş, çiçek tutmuştu... Son kez yaşıt oğlanlar peşimden koşmuştu. Evimizin yıkıldığı gün şarkımın yarısını yitirdim. Notalar uçtu, gitti. O gün Çingene olmuştum.
"İyi bildin" dedi. "Evi yanan, on üç yaşında çocuklu ana, Çingene kızı bendim... Güneş doğmadan bir daha 'Güzelsin' dersen hani, yetmiş yılı unutmaya hazırım."**
 
Bir başka öyküde bu kez kurulmakta olan İsrail' e göçmeye hazırlanan Yahudi kızı Raşel' in elinden tutup dolaşır Mersin'i.
 
"(...)
Ertesi gün Raşel' le Fener' e yürüdük, İstasyon Mahallesi' nden Fener' e yol uzun. Yan yana yürümüyor, yüz yüze yürüyorduk sanki...
"Mersin güzel" dedim. "Gitme" dedim.
 
"Burada doğsaydım burada mutlu olmasını öğrenmiş olurdum" dedi. "Benim için mutluluk Hayfa' da. Bacaklarım istediği kadar uzayacak; elbise korkum olmayacak" (...)
 
***
 
Fener'e vardığımızda güneş tepedeydi. Dalgaların ucu yumurta ak... Raşel ayakkabılarını çıkardı, sulara koştu. "İlk kez üniformalı adamlardan korkmadan denizde ayaklarımı ıslatıyorum" dedi.
 
İkinci gün sebze pazarına gittik. Portakal küfelerine baktı, avucunda iki portakal. İspirto salıyordu yeşil yafalar. "Portakallar Raşel' in" dedi. Büyümek isteyen bir kızın haşarılığı tutmuştu.
 
Halin ağzında köylülerin satışa getirdiği sebze sepetlerinin önünde durduk. Taze nane demetleri... "Biliyor musun?" dedim. "Nane kokmazsa bu bitki, bahar gelmez Mersin' e. Güneş doğmaz sabahları. Tavuklar yumurtlamaz..."
(...)
 
***
Şimdi altmış yıl sonra Raşel, sabah etmediğim kahvaltım... Acılı gözlerini düşününce, yalnızlığım. Koşmak istediğim zaman, bacaklarımın inadı...
(...)
 
Nedense her tanıdığım kız Raşel' e benzedi uzun yıllar. Hep çocuk kaldık. Bir yanımız hep onaltı... Güzel onaltı... Kar onaltı...
(...)"***
 
* Güzel Aysil öyküsünden
 
**Köprüdeki Çingene kadın öyküsünden
 
*** Raşel öyküsünden

Üç öykü de 2006 yılında yayınlanan Agap Çiçeği kitabından alınmıştır.

 
YORUMLAR

Yazarın Diğer Yazıları

>>  Tuz deposundan Taş Bina' ya... -41- (Akkahve işletmecisi Hasan' ın öyküsü) - 20.11.2017
>> Seçimlere doğru umumi manzara... - 16.11.2017
>> Tuz deposundan Taş Bina'ya -40- (Tek tipleştirmeye karşı çok renkliliğin hikâyesi) - 15.11.2017
>> Tuz deposundan Taş Bina’ya -38- (1942 şoku, Yakup Bey bahçesi) - 06.11.2017
>>  Tuz deposundan Taş Bina’ ya -37- (1942 kışı, çöken kent ekonomisi) - 02.11.2017
A24 Yazarları
Abdullah AYAN Ahmed KAYMAK Doç. Dr. B. Nazan WALPOTH Av. Hasan DOĞAN
Tuz deposundan Taş Bina' ya... -41- (Akkahve işletmecisi Hasan' ın öyküsü)
Tüm Yazarlar